< matematikten yananlar bu sitede buluşuyor - Blogcu






Ahsen ve Reyyan


Miraç Kandili...

Hasan hoca içinde dua etmeyi unutmayınız lütfen...


SBS sonuçları...

Sevgili öğrenciler , 2 yıldır yazı yazdığım bu blogun son yazılarına hoşgeldiniz , SBS sonuçları açıklandı , her zaman olduğu gibi sonuçları sitede yayınlıyorum , hiç bana kızmayın , herkesin
görmesine katlanacaksınız... neyse ben şu an şehir dışındayım , ama gerek internet gerek cep tel ile bana ulaşabilirsiniz ( çağrı bırakın ararım müsaitsem) tercihlerinizde yardımcı olmaya çalışacağım.Görünen geçen seneye göre puanlarınızı düşürmüşsünüz , artık yapacak bir şey yok , önümüze bakacağız , 400 puanı geçen 10 kişiye anadolu liseleri hayırlı olsun diyorum ,

Bu arada sonuçları görünce aklıma bir olay geldi , türkiye ingiltereden 8 gol yediği maçlardan birinde spiker yediğimiz her golle birlikte canı sıkılmaya başlar , öylesine bıkmıştır ki
6 veya 7. golde mikrofona şunu söyler " evet sevgili seyirciler milli takımımız bir atağı daha gol yiyerek savuşturmuştur" , bazı arkadaşların sonuçları bu olayı aklıma getirdi , yıllardır sınav sınav bıktık diyerek girdiler herhalde SBS ye , SBS den bir gol daha yiyerek ilköğretim hayatlarına noktayı koydular sanırım...
aşağıdaki puanlar , bu seneki SBS-8 puanlarınız değil , en son tercihe esas olan puanlarınız...
yani OYP , Ortaöğretim Yerleştirme Puanı

RABİA NAÇAR 447,463
MUHAMMET F.ÇATALBAŞ 443,977
MUHAMMET MACİT 437,816
MERVE KOÇ 435,841
EBRU ZEYNEP NAİR 434,449
AHMET DENİZ ARSLAN 427,192
NAZIM BİRKAN YILMAZ 427,153
SERKAN DURMAAL 425,923
RABİA DUMAN 414,217
ENES MARAL 403,734
MERVE EDA GEÇ 395,990
GÜLAY MUCUK 393,810
ARİFE DUMAN 385,815
SAMET ZORLU 384,188
MERVE OKUTAN 381,796
TUĞÇE IŞIK 380,901
SÜMEYYE MAKBULE AKTAŞ 374,719
VİLDAN YAVUZ 372,067
BÜŞRA AYDIN 369,481
MERYEM AYAR 362,964
GÖZDE GÖZÜBEK 355,816
SEVGİ ARIN 344,928
OĞUZ YÜKSEL 344,567
YAVUZ AKTAŞ 343,639
ŞEHMUS AKKURT 343,077
SENANUR ZENGİN 334,267
MERVE YAĞLIKARA 329,167
DİLARA MUSAOĞLU 328,375
CANSU BALTA 322,065
ŞEYDA ZORLU 320,060
ESRA ŞEN 318,279
MUHAMMET HAN NAÇAR 318,017
UMUT KAHRAMAN 308,683
DİLANUR ALKAŞI 308,509
SELVA FİDAN 306,535
ATANUR DİKMEN 303,515
FATMA AKAN 292,369
MİKAİL ŞENEL 291,900
ÖZLEM METİN 284,769
BATUHAN BULAK 278,840

Son Buluşma...

Sevgili Öğrencilerim
12 Haziran Cuma günü karnelerinizi alıp 60.yıl cumhuriyet i.ö.o dan mezun olacaksınız.
Bende sizleri hem son bir kez daha görmek hemde bu mutlu gününüzde yanınızda olmak
için okula gelmek istiyorum. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi kendi okulumda da karne dağıtmam gerek , karnelerinizi aldıktan sonra biraz beklerseniz yanınızda olacağım inşallah.
Görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın...


Kudret kaleminde ömür mürekkebi sona erdi.  
Sonsuza uzanan bu büyük buluşmada kimseye
haksızlık yapılmadı, zulmedilmedi.
Verilen güzelliklerse lutfedildi, ihsan edildi.

Not : Tuğçe , Büşra beni evden arayın , 365 98 00

Bu salyangoz kadar cesareti olanlar girsin SBS ye...

Asla olmaz deme, hep nasıl olur de!
'Bu salyangoz aşağı düşmeden bu mesafeyi geçer' dersek bize inanmaz mısınız? Yoksa hemen nasıl olabileceğini mi düşünürsünüz. Geçemez diyorsanız bu metnin size bir yararı yok ama sonucu görmek için yine de devam edin.

 
Türkçe'de dillere pelesenk olmuş bir deyim vardır, 'hayallerlerle yaşanmaz' diye

Hep, imkansız işler peşinde koşmamamız için öğüt verilir bize. İmkansızın ne olduğunu sorgulamamıza bile izin verilmez.

İmkansız nedir? Hangi olgu, kime göre imkansızdır? İmkansızı, mümkün kılmanın bir yolu yok mudur? Cevaplar basit ve klasiktir: "İmkansız olmayacak duaya amin demektir. Mümkün olsa imkansız denmezdi..."

Daha küçük yaşlardan itibaren birileri bize başarının sadece kendi bildikleri yöntemlerle sağlanacağını dayatır, hayal dünyamızın çevresine kalın duvarlar örer.

Kim ne zaman farklı bir fikir ortaya atsa, 'hayallerle yaşanmaz' denilir. Kim daha estetik bir güzellik oluşturmaya kalksa, 'gereksiz' damgası vurulur ve hatta zararlı olduğu yönünde anında düzinelerce anti tez öne sürülür.

Yol göstermek, kılavuzluk etmek dururken, 'olmaz bu iş' diyenlerin serzenişlerinde mutlaka bir parça da kıskançlık vardır. Ama bu tepkiyi doğuran asıl neden çok daha korkunçtur.

İnsanlarımız çevresine örülen duvarların o kadar etkisinde kalmıştır ki, duvarın arkasını merak etme güdüsünü tamamen törpülemiş, hayal etme yetisini gözünün gördüğü ile sınırlamıştır.

Ülkemizde bilim, araştırma, analiz ve gezi kitaplarının yerine; komplo teorileri, 3-5 soruda zengin olma, mutluluk sırları, başarı sanatı' gibi kitapların ilgi görüyor olması bu törpülenmişliğin ve ufuksuzluğun göstergesidir... Doğa olaylarını bile yeni ufuklar açmak için bir araç olarak gözlemlemek yerine, 'ibret almak için izlemekle' yetiniriz.

Hayallerimiz olmadığı için hep var olanla yetiniriz. Hayallerimiz olmadığı için yeni ufuklara açılmak hep anlamsız ve tehlikeli gelir bile. Daha güzel bir gelecek umudumuz olmadığı için de mevcudu korumaya yöneliriz. Mevcudu korumak ve küçük mutluluğumuzu yitirmemek adına sergilediğimiz tavırlarla çevremizi cehenneme çevirdiğimizin, insanları kendimize düşman ettiğimizin farkına bile varamayız...

Oysa şartlar ne denli olumsuz olursa olsun, engelleri gözümüzde büyütmek yerine, bir işin yüzde bir ihtimalle dahi nasıl olabileceğini araştırmak, başarıya gitmek için yetiyor da artıyor bile.

Başarı önce hayallerde yakalanır, sonra hayata geçirilir.

İşte sizlere tabiatta küçük bir böceğin bile hayal gücü ile neler başarabileceğinin görüntülü hikayesi. Görüntüler zaten her şeyi anlatıyor:



Stanford Üniversitesinin Hikayesi



Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektör´ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard´a
bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı..."

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektör´ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California´ya,
Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini, STANFORD´u.

=========

Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

Niye Ben Diyen Herkes İçin!



Kaybedenlerin vazgeçilmez sözüdür "neden ben?"
Bu yaşanmış hikayeyi okuduktan sonra fikriniz değişecek!
Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün esaretini toplayarak bir grup tırmanışına katildi.Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına.Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..

Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda’nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı. Branda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı:

"Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum.

Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...

http://www.guardianangel.in/ga/101-GuardianStory-The-Ant-and-the-Contact-Lens.html
bu hikayenin ingilizcesi linkte

GERÇEK BİR FİLM YÖNETMENİ, GERÇEK HAYATTA DA İYİ ROL YAPABİLMELİDİR

Haddinden fazla idealist ve hayalperest bir kişiliğe sahip olan Steven, 12 – 13 yaşlarından beri "film yönetmeni" olmak istiyordu. 17 yaşındayken bir hafta sonu, Hollywood’daki Universal stüdyolarını gezmek için düzenlenen bir tura katılması, O’nun hayatını değiştirdi.

 

Ancak turun, tüm ayrıntıları gözler önüne sermediğini gören ve ne istediğini, neler yapabileceğini bilen Steven, hemen harekete geçti. Gerçek bir filmin çekimlerini izlemek için gruptan ayrıldı. Sonra da kendini, bir saat boyunca ilginç film hikayelerini dinleyeceği Universal’ın Yazı İşleri Müdürlüğü odasında, koyu bir sinema sohbetinin içinde buluverdi. Müdür de Steven’in senaryoları ilgiyle dinliyordu.

 

O günkü etkinlik sayesinde Hollywood dünyasını yakından tanıyan Steven, bir şeyin farkına varmıştı: Hollywood, içinde her görevden binlerce çalışanın bulunduğu kocaman bir dünyaydı. Birincisi, çalışanların çoğu biribirlerini hiç tanımıyorlardı bile. İkincisi, herkes o kadar meşguldü ki, kimse kimsenin ne yaptığıyla ilgilenmiyordu, hiç kimse doğru dürüst kafasını kaldırıp etrafında olup bitenlere bakmıyordu.

 

Ertesi günün sabahı erkenden uyanan Steven, temiz bir duş aldıktan sonra güzelce traş oldu. Takım elbisesini giydi, kravatını bağladı. Babasından kalan ve içine sadece bir sandviç ve iki şekerleme koyduğu evrak çantasını aldı ve Hollywood’un yolunu tuttu. Sanki oranın kırk yıllık çalışanıymış gibi film setine tekrar gitti. "O gün çok işi olan bir set görevlisi tavrı" takınarak kapıdaki görevlileri atlattı ve hızlı adımlarla içeri girdi. Boş ve kullanılmayan çalışma masalarını dünkü etkinlikte hafızasına kaydetmişti zaten. Kendisine, terk edilmiş bir treyler buldu ve plastik harflerle kapıya "Steven Spielberg - Yönetmen" yazdı.

 

Sokaktan herhangi bir insan olan Steven Spielberg, hiç bozuntuya vermedi ve rolünü başarıyla yapıyordu. Herkes işiyle meşguldü ve hiç kimse O’nun çevirdiği dolabın farkına varmamıştı. O ise sanki kırk yıllık yönetmenmiş gibi rahat hareket ediyordu. ( Hani TRT ekrânlarında yayınlanan "Ayrılsak da Beraberiz" dizisindeki "Feridun Bitir" karakteri var ya, bilirsiniz. İşte aynen onun gibi! )

 

Sonra tüm yaz boyunca yazarlar, editörler ve yönetmenlerle tanışıp sohbet etmeye, en çok özlemini çektiği bu dünyada oyalanıp her konuşmadan bir şeyler elde etmeye ve film dünyasında nelerin döndüğünü öğrenip kendini geliştirmeye devam etti.

 

Universal şirketinde çalışmaya başlayan Steven Spielberg, 20 yaşında kendi çektiği küçük bir filmi yöneticilere gösterdi ve hemen ardından bir TV dizisinin 7 yıl boyunca yönetmenliğini yapmak için teklif aldı.

 

Böylece Steven, rüyalarını gerçeğe dönüştürdü. Steven Spielberg, bugün "dünyanın tartışmasız en iyi yönetmeni" olarak kabul edilir.

 

Sokakta yaşayan herhangi bir insan olarak hiç bozuntuya vermeden film şirketine girip kapıya "Steven Spielberg - Yönetmen" yazdıran ve sonra inanılmaz bir başarı göstererek bunu gerçeğe dönüştüren Spielberg, "dünyanın en iyi yönetmeni" olurken, bizlere verdiği ders ise şuydu: İnanırsak Başarırız.

 

Hasan hocanın notu : Yazı ile ilgisi yok belki ama , 60.yıl cumhuriyetteki pazartesi derslerine

ilgisizlik neden ile son verdim , diğer okulda bana ihtiyacı olan ve her hafta 30-35 katılım ile

yaptığım derslere ve denemelere başladım. Umarım bana kızmazsınız, görüşmek üzere hoşçakalın.

Bu pazartesi ( 23 Mart ) okulda kurs yok...


kurs yok , o zaman şu zeka sorusunu çözünde görelim.

Büyük Taşlar, Küçük Taşlar "Akıl Öyküsü"

Zamanın verimli kullanımı hakkında düzenlenen kurslardan biriydi. Her biri bir iş sahibi olan öğrencilerine pratik bir ders vermeyi düşünen öğretmen, masanın üzerine kocaman bir kavanoz koydu. Sonra, bir torbadan irice kaya parçaları çıkardı, dikkatlice üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirdi. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca, sınıfa sordu:

“Kavanoz doldu mu?”

Sınıftaki herkes : “Evet, doldu.” cevabını verdi.

“Demek doldu.” dedi öğretmen. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkarıp kavanozun tepesine boşalttı. Sonra kavanozu eline alıp salladı. Böylece, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleştiler.

Öğretmen, yeniden sordu:

“Şimdi kavanoz doldu mu?”

İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş öğrenciler, bu kez:

“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz.”

Öğretmen : ”Doğru” diyerek masanın altından çıkardığı kum torbasını kavanozun üzerine boşaltmış. Kum tanecikleri taşların arasındaki boşlukları doldurmuş.

Ve yeniden sınıfa sormuş:

“Kavanoz doldu mu?”

Yine : “Hayır, dolmadı “cevabını almış.

Yeniden: “Doğru” demiş öğretmen ve bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Kavanoz artık dolmuş ve iş ‘kıssadan hisseye ‘ kalmış.

Öğretmenin: ”Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” sorusuna , öğrenciler şu karşılığı vermiş: ”Günlük iş programımız ne kadar yoğun olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabiliriz.”

Bu yabana atılır bir ders değildi ama öğretmenin vermek istediği ‘asıl ders’ bu değildi.

Öğretmen çıkarılması gereken asıl dersi şöyle açıkladı:

Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız.”

“Düşünün bakalım: Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileridir? İlk iş olarak kavanoza onları koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarı da mı bırakıyorsunuz?”

« Önceki :: Sonraki »